İMAN BÖLÜMÜ

Mesajgönderen Şatibi » Cum Ağu 20, 2010 10:41 am


1. İmanın Şubelerinin Sayısı


3. Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet edilmiştir:

Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

İman, yetmiş küsur [109] şubedir.[110]

Buhârî'nin bir rivayetinde, Ebu Hureyre şöyle der:

İman, altmış küsur şubedir. Haya da, imandan bir şubedir.[111]

Bir rivayette ise, şu ilave vardır:

"İmanın en üst seviyesi, "Lâ ilahe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) sözü ve en alt seviyesi ise, eziyet verecek şeyi yoldan kaldır­maktır.[112]

Tirmizî, Haya da, imandan bir şubedir" ifade-sine yer vermemiştir. Fakat diğer bir rivayetinde blj lîjLjj âîu'jl İman, altmış dört bölümdür" ifadesine yer vermiştir.[113]

Nesâî ise, diğer bir rivayetinde kısa olarak şu ifadeye yer vermiştir:

Haya da, imandan bir şubedir.[114]



2. Tevhide Ve İslamı Hükümlere Davet Etmek


4. Abdullah ibn Abbâs {r.anhümâj'dan rivayet edilmiştir:

Resulullah (s.a.v), Muaz b. Cebel'i Yemen'e göndereceği [115] sırada ona şöyle buyurdu:

"Gerçekten sen, Kitap ehli [116] olan bir kavme gidiyorsun. Buna göre onları; Allah'tan başka ilah olmadığına, benim de Allah'ın resulü olduğuma şahadet getirmeye davet eyle. Eğer buna itaat edecek olurlarsa, o zaman onlara, her gün ve gecede beş vakit namazın farz olduğunu bildir. Buna itaat edecek olurlarsa, o zaman onlara, Allah'ın, kendileri­ne, zenginlerinden alınıp fakirlerine verilecek olan zekatı farz kıldığını bildir. Eğer buna da itaat edecek olurlarsa, o zaman sakın mallarının en kıymetlilerini alma! [117] Mazlumun bedduasından da sakın! Çünkü mazlumun yaptığı dua ile Allah arasında perde yoktur.[118]

Konu ile ilgili bir rivayette ise; Resulullah (s.a.v), Muaz b. Cebel'e şöyle der:

Gerçekten sen, Kitap ehli bir kavme gitmektesin. (Gittiğinde) ilk önce onları, Allah'a ibadet etmeye çağır. Eğer Allah'a ibadet etmeyi bilirlerse, o zaman Allah'ın, gündüz ve gecelerinde beş vakit namazı onlara farz kıldığını bildir. Eğer bunu yapacak olurlarsa o zaman Allah'ın, zenginlerin mallarından zekatı alıp fakirlerine vermelerini farz kıldığını bildir. Eğer buna itaat edecek olurlarsa, o zaman onlardan zekatı al. (Fakat) insanlann mallarından en iyile-rini almaktan da sakın!.[119]


3. Allah'ın, İnsanın Gönlünden Ve İçinden Geçirdiği (Kötü) Düşüncelerden Sorumlu Tutmaması


5. Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Gerçekten yüce Allah, ümmetimin (fiilen) yapmadıkça yada (dil­leriyle) söylemedikçe, gönüllerinden geçirdikleri (kötü) şeylerden [120] so­rumlu tutmaz. [121]

Bir rivayette ise Gönüllerinden vesveseyi geçirmedikçe ifadesi yer almaktadır.[122]

Ebu Davud'un rivayet ettiği lafız ise şu şekildedir:

"Gerçekten Allah, ümmetimin (fiilen) yapmadığı ya da (dille) söy­lemediği, (fakat) gönüllerinden geçirdikleri (kötü) şeylerden sorumlu tutmaz.[123]



4. İnsanlar, "Allah'tan Başka İlah Yoktur" Deyinceye Kadar Onlarla Savaşma Emri


6. Ebu Hureyre (r.a)'in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

"Resulullah (s.a.v) vefat edip ondan sonra Ebu Bekr (r.a) halife seçildiği

ve bazı Arap toplulukları dinden döndüğü zaman [124] Ömer ibnu'l-Hattâb, Ebu Bekr'e:

Allah'a yemin ederim ki, namaz ile zekatın arasını ayıranlarla mutlaka savaşacağım. Çünkü zekat, malî bir haktır. Allah'a yemin ede­rim ki, Resulullah (s.a.v)'e vermiş oldukları bir oğlağı bile bana ver­mezlerse, vermemelerinden dolayı onlarla muhakkak savaşırım' diye cevap verdi. Bunun üzerine Ömer:

Allah'a yemin ederim ki, Allah, Ebu Bekr'in gönlünü savaş için genişletmiş ve onun (bu konudaki) görüşünün hak olduğunu anladım dedi. [125]

Bir rivayette ise, Vermiş oldukları bir deve yu­larını ifadesi yer almaktadır.[126]



5. İntihar Eden Kimsenin Hükmü


7. Ebu Hureyre (r.a)'tan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Kendisini dağdan aşağıya atıp da canına kıyan kimse, cehennem ateşi içinde ebedi ve daimi olarak yuvarlanıp duracaktır. Zehir yutup da canına kıyan kimse, o zehiri cehennem ateşi içinde ebedi ve daimi olarak [127] yutmaya çalışacaktır. Kendisini bir demir parçasıyla öldüren kimse ise, elinde o demir parçası olduğu halde, onu karnına saplar bir vaziyette cehennem ateşinde ebedi olarak kalacaktır.[128]

Bu hadisi(n bu şekildeki metnin)i; Buhârî, Müslim, Tirmizî ile Nesâî riva­yet etmiştir:

Yalnız Nesâî, bir demir parçası" ifadesinden sonra. Demir parçasını karnına saplayarak" ilavesi yer almaktadır.[129]

Ebu Dâvud ise, (bu hadisin) "zehir" ile ilgili bölümünü rivayet etmiştir. Konu ile ilgili hadisin lafzı şu şekildedir:

Zehir yutup canına kıyan kimse, o zehir (kadehin)i elinde, cehennem ateşi içinde ebedi ve daimi olarak yutmaya çalışacaktır.[130]



6. Din Kardeşini Kafirlikle İtham Eden Kimsenin Durumu


8. Ebu Kılâbe yoluyla Sabit ibnu'd-Dahhâk (r.a)'tan rivayet edilmiştir:

"Sabit, Ebu Kılâbe'ye; Resulullah {s.a.v)'e, ağacın altında [131] bey'at ettiğini ve Aliah Rasulunun şöyle dediğini haber verdi:

Kim İslam'dan başka bir din adına yalan yere kasten yemin eder­se, o kimse, dediği gibi (o dinden) olur. [132] Kim de kendini herhangi bir şeyle öldürürse, kıyamet günü (kendini öldürdüğü) o şeyle azab olu­nur.[133] Kişi, sahip olamadığı bir şey hususunda adakta [134] bulunamaz' bu­yurmuştu.[135]

Bir rivayette ise, şu ilave yer almaktadır:

Mümin kimseye lanet etmek, onu öldürmek gibidir. [136] Herkim, mümin bir kimseyi küfürle itham ederse, onu öldürmüş gibidir. Kim kendisini herhan­gi bir şeyle keserse, kıyamet gününde, o şeyle kesilir.[137]

Diğer bir rivayette ise, şu ilave yer almaktadır:

Kim malını çok göstermek için yalan yere bir şey iddia ederse, Allah, o enin malını daha ziyade azaltmaktan başka bir şey [138] yapmaz. [139]

Tirmizî'nin bir rivayetinde ise, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

Kişi, sahip olamadığı bir şey hususunda adakta bulunamaz. Mümine la­net eden kimse, onu öldüren gibidir. Bir mümini kafirlikle itham eden kişi, onu öldüren gibidir. Herhangi bir şeyle kendini öldüren kişiye, Alîah, kıyamel gününde, kendini öldürdüğü şeyle azab edecektir.[140]

Bazı rivayetlerde, Hz. Peygamber (s.a.v)'in Sahip olamadığı bir şey hususunda..." ifadesi yer almaktadır.[141]


7. İmanın, Günahlarla Azalması Ve Günah İşleyen Kimsenin Kâmil Bir Mümin Olmaması


9. Ebu Hureyre (r.a)'dan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmaktadır:

"Zina eden kimse, zina ederken, mümin olarak zina etmez. Hırsız­lık yapan kimse, hırsızlık yaparken, mümin olarak hırsızlık yapmaz. İçki içen kimse de, içki içerken, mümin olarak içmez.[142]

(İbn Şihâb) der ki: (Hadisin) ravisi Ebu Bekr, Ebu Hureyre'den naklen der ki: "Ebu Hureyre, bu sözlere: İnsanların gözleri önünde kıymetli bir şeyi zorla yağma eden kimse, yağma ederken, mümin olarak yağma et­mez1 ifadesini eklemiştir. [143] (Hadisin lafeı Müslim'e aittir.) [144]

Benzeri bir rivayette, değerli bir şey" ifadesi düşmüştür. [145]

Başka bir rivayette ise İnsanların gözleri önünde yağma eden kimse" ifadesi düşmüştür. Diğer bir rivayette ise, şu ilave vardır;

Sizden biriniz ganimete hainlik ederken, mümin olarak hainlik etmez. Dolayısıyla (ganimetten mal aşındırmaktan) sakının! Sakının! [146]

Müslim'in rivayetinde, olarak" ifadesinden sonra tır ifadesi, ilave olarak gelmemiştir.

Tirmizî'nin rivayeti ise, şu şekildedir:

İçkiyi içerken, mümin 'Tevbe (kapısı), henüz açıktır.

Zina eden kimse, zina ederken, mümin olarak zina etmez. Hırsızlık yapan kimse, hırsızlık yaparken, mümin olarak hırsızlık yapmaz. Fakat tevb (kapısı) açıktır.[147]

Nesâî'nin rivayeti de, şu şekildedir:

Zina eden kimse, mümin olarak'tina etmez. Mümin olarak hırsızlık yap maz. Mümin olarak içki içmez. (Ebu Hureyre der ki: Dördüncü bir şey dahc söyledi. Fakat ben onu unuttum.) Bunları yapan kimse, İslam'ın bağlarını ko parmış olur. Eğer tevbe ederse, Allah onun tevbesini kabul eder.[148]



8. İslam'ın Şartları [149]


10. Enes b. Mâlik (r.a)'tan rivayet edilmiştir:

"Peygamber (s.a.v) ile birlikte mescitte oturduğumuz bir sırada deve üs­tünde bir kimse gelip devesini mescide çökertip sonrada onu bağladı. Ondan sonra:

Muhammed hanginizdir?1 diye sordu. Peygamber (s.a.v), sahabilerin

arasında dayanmış oturuyordu. Ona:

İşte dayanmış olan şu beyaz kimsedir' dedik. Adam:

Ey Abdulmuttalib'in oğlu!' diye hitap etti. Hz. Peygamber (s.a.v):

Seni dinliyorum1 dedi. Adam:

Ben sana bazı şeyler soracağım. Fakat soracaklarım pek ağırdır. Gönlün, bana incinmesin' dedi. Hz. Peygamber (s.a.v): Aklına geleni sor?' dedi. Adam:

Senin ve senden öncekilerin Rabbi aşkına, seni bütün insanlara (peygamber olarak) Allah mı gönderdi?' diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v):

Ya Allah, evet' diye cevap verdi. Adam:

Allah aşkına, bir gün ve bir gece içinde beş vakit namaz kılma­mızı sana Allah mı emretti?' diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v):

Ya Allah, evet' diye cevap verdi. Adam:

Allah aşkına, yılın şu bilinen ayında oruç tutmamızı sana Allah mı emretti?' diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v):

Ya Allah, evet' diye cevap verdi. Adam:

Allah aşkına, şu zekatı zenginlerimizden alıp da fakirlerimize dağıtmayı sana Allah mı emretti?' diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.v):

Ya Allah, evet' diye cevap verdi. Adam:

Sen ne getirdin ise, ben ona iman ettim. Kavmimden geride ka­lanların elçisiyim. Ben, Sa'd b. Ebi Bekr oğullarının kardeşi Dımâm ibn Sa'lebe'yim [150] dedi.[151]

Müslim'in rivayetinde, Enes b. Mâlik şöyle der:

Resulullah (s.a.v)'e bir şey sormaktan yasaklanmıştk.[152] Bundan dolayı çöl halkından aklı başında bir adam gelerek biz de dinlemek şartıyla Hz. Pey­gamber (s.a.v)'e soru sorması çok hoşumuza giderdi. Derken çöl halkından bir adam gelip:

Ey Muhammed! Bize senin elçin gelip şöyle bir söz söyledi. Gü­ya sen, Allah'ın seni peygamber olarak gönderdiği iddiasında bulunu-yormuşsun öyle mi?' dedi. Resulullah (s.a.v):

(Evet,) doğru söylemiş' buyurdu. O zat:

Şu halde gökyüzünü yaratan kimdir?' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Allah'tır' buyurdu. O zat:

Ya yeri kim yaratmıştır?' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Allah'tır' buyurdu. Adam:

(Peki) şu dağlan kim (bu şekilde) dikti ve onlarda her ne yarattı ise kim yarattı?' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Allah'tır' buyurdu. Adam:

Öyleyse gökyüzünü ve yeri yaratan, şu dağları diken Allah aşkı­na seni Allah mı (peygamber olarak) gönderdi?' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Evet' buyurdu. Adam:

Hem senin elçin, bize, günümüz ve gecemizde beş vakit namazın farz olduğunu söyledi?' dedi. Resulullah (s.a.v): Doğru söylemiş' buyurdu. Adam:

Öyleyse seni gönderen Allah aşkına, bunu sana Allah mı emretti diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Evet' cevabını verdi. Adam:

Elçin bize, mallarımızdan zekat vermenin farz olduğunu söyledi' dedi. Resulullah (s.a.v):

Doğru söylemiş' buyurdu. Adam:

Seni gönderen Allah aşkına, bunu sana Allah mı emretti' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Evet' cevabını verdi. Adam:

Elçin bize, yılda bir, Ramazan ayı orucunun farz olduğunu söy­ledi1 dedi. Resulullah (s.a.v):

Doğru söylemiş' buyurdu. Adam:

Seni gönderen Allah aşkına, bunu sana Allah mı emretti' diye sordu. Resulullah (s.a.v):

Evet cevabını verdi. Adam:

Elçin bize, yoluna gücü yetenlerimize Beyt(ullah)ı hac etmenin farz olduğunu söyledi.' Resulullah (s.a.v):

Doğru söylemiş1 buyurdu. Enes der ki: Sonra o adam:

Seni hak (din) ile gönderen Allah'a yemin ederim ki, bu farzlar­dan fazla ve eksik yapmam' diyerek dönüp gitti. Bunun üzerine Hz. Pey­gamber (s.a.v):

Yemin olsun ki, eğer bu adam doğru söyledi ise, mutlaka cenne­te girer buyurdu.[153]

Tirmizî, Müslim'in rivayetine benzerbîr rivayeti nakletmiştir.[154]

Nesâî'de, Buhârî ile Müslim'in rivayetine benzer bir rivayeti nakletmiştir.[155]

Ebu Dâvud'da, Buhârî'nin rivayet ettiği hadisin baş tarafından "sana (bir şeyler) soracağım" ifadesine kadar rivayet edip daha sonra şöyle demiştir: "Bundan sonra Enes, hadisin tamamını zikretmiştir.[156]



9. Yüce Allah'a İman Etme


11. Abdullah İbn Abbâs (r.anhümâ)'dan rivayet edilmiştir:

Bir kadın, Abdullah ibn Abbâs'a, küpte yapılan şırayı (nebîzi) sordu. Bunun üzerine Abdullah İbn Abbâs şöyle dedi:

Abdulkays kabilesinin heyeti, [157] Hz. Peygamber (s.a.v)'in yanına gel­mişti. Hz. Peygamber (s.a.v):

Abdulkays, kabileler İçerisinde Hz. Peygamber (s.a.v)'e ilk gelen heyettir. Bu kabile, Mek­ke'nin fethedildiği yıl gelmiştir. Heyetin başında, Eşeccu'l-Asarî lakabını taşıyan Münzir b. Aiz bulunuyordu. Bunların kişi oldukları ihtilaflıdır.

Bu gelen heyet ya da kavim kimlerdir?' diye sordu. (Yanında bulu­nan kimseler:)

Rebîalılar' dediler. Hz. Peygamber (s.a.v):

Ey gelen heyet ya da kavim! Hoş geldiniz. (İnşallah) bu ziyaret­ten ötürü memnun kalır, pişman olmazsınız' buyurdu. (Gelen kimseler):

Ey Allah'ın resulü! Doğrusu biz, uzak bir yerden geliyoruz. Sizin­le bizim aramızda şu kâfir kabile Mudarlılar var. Bu sebeple yanınıza ancak haram ayında gelmeye güç yetirebiliyoruz. Dolayısıyla bize, (ke­sin ve) açık bir amel emret ki, hem bu ameli geride bıraktıklarımıza da öğretelim ve hem de bu amelle cennete girelim' dediler.

Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), onlara dört hususu emret [158] ve dört hususu da yasakladı. (Emrettiği hususlar şunlar:)

(İlk önce) onlara tek olan Allah'a iman etmeyi emretti ve (daha sonra da onlara:)

İman nedir biliyor musunuz?' diye sordu. Onlar da.

Allah ve Resulü daha iyi bilir!' dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v):

Allah'tan başka ilâh olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekât vermek, Ramazan orucu tutmak, harpte elde edilen ganimetten beşte birini ödemenizdir buyurdu.

Resulullah (s.a.v), onlara, (şıra yapmada kullandıkları şu kaplan kullan­malarını) yasakladı: Dubbâ (su kabağından yapılmış testiler), Hantem (topraktan yapılmış küp), Müzeffet (içi ziftle yada katranla cilalanmış kap), Nakîr (hurma kökünden aynlan çanak). [159]

Hadisin ravisi Şu'be: 'Galiba Mukayyer'den de' dedi.

Resûlullah (s.a.v): 'Bunları iyi anlayın ve geride kalanlarınıza haber verin1 buyurdu.[160]

Benzer bir rivayette, şu ifade yer almaktadır:

Dubbâ, Nakîr, Hantem, Müzeffet'te şıra yapmayı size yasaklıyorum.[161] Bir rivayette ise, şu ilave vardır:

Resulullah (s.a.v), Eşecc b. Abdulkays'a;

Sende iki özellik var ki, Allah, senin bu iki özelliğini sever. Bun­lar: Yumuşak huylu hık ve acele etmemek' buyurdu.[162]

Başka bir rivayette ise, şu ilave vardır:

Allah'tan başka ilah yoktur" (buyurmuş, daha sonra da) bir parma­ğım yummuştur.[163]

Tirmizî ise, hadisin bir kısmını rivayet etmiş olup rivayet ettiği hadisin laf­zı şu şekildedir:

Abdulkays heyeti, Resulullah (s.a.v)'e geldiği zaman:

Biz Rebia'nm şu kabilesi (nin bir koiu)yuz. Fakat biz sana ancak haram aylarda gelebiliyoruz. Bize öyle bir şey emret ki, onu senden alakm ve arka­mızda olanları da ona davet edelim' dediler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.v): Size dört hususu emrediyorum: Allah'a îman. Sonra bunu, onla­ra: 'Allah'tan başka ilah olmadığına ve benim Allah'ın resulü olduğuna şahadet etmek, namaz kılmak, zekat vermek ve elde ettiğiniz ganime­tin beşte birini vermeniz [164] şeklinde açıkladı.[165]

Nesâî ve Ebu Dâvud, bu hadisi uzunca bir şekilde rivayet etmiştir. Hadi­sin baş kısmı şu şekildedir:

Abdulkays heyeti, Resulullah (s.a.v)'e gelip:

Biz Rebia'nm şu kabilesi (nin bir kolu)yuz. Fakat biz sana ancak haram aylarda gelebiliyoruz. Bize öyle bir şey emret ki, onu senden alalım ve arka­mızda olanları da ona davet edelim' dediler.[166]

Bu hadis, Buhârî ve Müslim'in rivayetine benzemektedir.

Ebu Davud'un diğer bir rivayetinde, Naldr ve Mukayyer (kelimelerini rivayet etti. Fakat) Müzeffet (kelimesini) rivayet etmedi" ifadesi yer almaktadır.[167]

Yine Ebu Davud'un başka bir rivayeti ise, muhtasar olarak Tirmizî'nin ri­vayetine benzemektedir. Fakat bu hadisin baş kısmı şu şekildedir:

Abdulkays heyeti, Resulullah (s.a.v)'e geldiği zaman, (Hz. Peygamber) onlara (ilk önce) Allah'a imanı emredip:

Allah'a iman nedir biliyor musunuz?' buyurdu. Onlarda:

Allah ve resulü daha iyi bilir' dediler. Hz. Peygamber (s.a.v):

Allah'tan başka ilah olmadığına (ve hadisin sonunda ise,) 'ga­nimet mallarının beşte birini [168] vermeniz' buyurdu.[169]


------------------------------------------------------------------------------------------------------

[108] İman" kelimesi, sözlükte; bir kişiyi söylediği sözde tasdik etmek, doğrulamak, söylediğini ka­bullenmek, gönül huzuruyla benimsemek, karşısındakine güven vermek, güvenlikte olmak, şüpheye yer vermeyecek biçimde içten yürekten inanmak" anlamlarına gelir. Terim olarak ise; Hz. Peygamber (s.a.v)'i, yüce Allah'ın getirdiği kesin olarak bilinen hü­kümler (=zarürât-ı diniyye)de tasdik etmek, onun haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul edip bunların gerçek ve doğru olduğuna gönülden inanmak demektir. İmanın hakikati ve özü, kalbin tasdikidir. Kaibin tasdiki, imanın değişmeyen asiî unsurudur. Yalnız kalpte neyin gizli olduğunu İnsanlar bilemediği için, kalpteki inancın dil ile söylenip açığa vurulması, o kişinin, dünyada bu söz ve İkrarına göre bir işleme tabi tutulması ge­rekmektedir. Bu sebeple kalpte bulunan İnancın dil ile ifade edilmesi, İmanın bir parçası değil adeta onun dünyevi şartıdır.

Amel: İradeye dayalı işT davranış ve eylem demektir. Esasen tasdik ve ikrar da birer ey­lemdir. Ancak amel deyince daha çok kalp ile dil dışında kalan organların ameli anlaşıl­maktadır. Bu durumda iman ve amel birbirinden ayrı şeyler olmasına, amelin imanın bir parçası olmamamsma rağmen her İkisi arasında çok sıkı bir bağ ve ilişki bulunmaktadır. Çünkü amelin geçerli olabilmesi için iman şart kılınmaktadır.

Kur'an'ın bir çok ayetinde iman ile Salih amel yan yana zikredilmiş, müminlerin salih amel­leri işleyerek maddi-manevi gelişmelerini sağlamaları ısrarla istenmiştir. Çünkü düşünce ve kalp alanından eylem ve hareket alanına çıkamamış olan iman, meyvesiz bir ağaca benzer. Kalpte mevcut olan iman ışığının hiç sönmeden parlaması ve giderek gücünü artırması, salih amellerle mümkün olur. Ayrıca İmanın olgunluğuna ermesi, imanı üstün bir dereceye getirmek ve böyle iman sahiplerine Allah'ın vaat ettiği sonsuz nimetlere kavuşmak için de amel gereklidir.

İnsan sadece inanılması gerekli hususları tasdik edip ameli umursamayan bir tavır sergile­yip yasaklan çiğnerse, dine, Allah'a ve Peygamber'ine olan bağlılığı yavaş yavaş azalır. Günün birinde kalbindeki iman ışığı da sönüp gider. 0 halde amelin, hem imanı güçlen­dirmede üstlendiği rol ve hem de müminin cehennem azabından kurtularak nimetlere ulaşmasına aracı olması ve Rabbine karşı kulluk görevini gerçek anlamda yerine getirmesi bakımından önemi çok büyüktür, (ç)

[109] Bu hadis; imânın, amellerden teşekkül eden bir takım şubeleri ve dalları olduğunu, bu dal­lardan ve şubelerden tecrid edilmiş bir İmânın kamil bir İmân olmayacağını ifade etmekte­dir. Ayrıca İmânın yetmiş küsur şubeden meydana geldiği ve İmânın, haya gibi dışa vuran alametleri olduğu ifade edilerek İmânın dışa vuran alametleri olduğu belirtilmiştir.

Bazı rivayetlerde, "altmış küsur", bazılarında "yetmiş küsur", bazılarında tereddütlü olarak "altmış küsur yada yetmiş küsur", Tirmizî'nin rivayetinde "altmış dört bölüm" olarak geç­mektedir. Ancak burada vurgulanan; sayısal değer değil, İmânın tezahürlerinin sayısal de­ğerlerle kayıtlanamayacağıdır. Zira Arapça'da yetmiş, altmış veya katlarıyla ifade edilen sa­yısal değerler çokluktan kinaye lafızlardır.

Kısacası: İmânın kemali, ameller ve tamamı ise taatlerledir. Taatieri benimseyerek bu şubelere katmak, tasdik cümlesinden olup tasdike delil sayılır, (ç)

[110] Buhârî, İmân 3; Müslim, İmân 57, 58 (35); Ebu Dâvud, Sünnet 14 (4676); Tirmizî, İmân 6 (2614); Nesâî, İmân 16; İbn Mâce, Mukaddime 9 (57); Ahmed b. Hanbel, 2/414, 445

[111] Buhârî, İmân 3

[112] Müslim, İmân 58;

[113] Tirmizî, İmân 6 (2614) 22 Tirmizî, İmân 6 {2614}

[114] Nesâî, İmân 16

[115] Muaz'ın Yemen'e vali olarak gönderilmesi, hicretin 9. yılında Tebük gazasından sonra ol­muştur, (ç)

[116] Kitap ehli: Kendilerine Allah tarafından peygamber gönderilen ve kitap İndirilen gayri müslimlerdir. Yemenliler de, Kitap ehli idiier. "et-Telvih"de, Yemenlilerin, o sırada Yahudi oldukları kaydedilmektedir.

Kitap ehli, her ne kadar Allah'ın varlığını kabul etseler bile, Allah'ı mahlukatına benzetip O'nu cisimlestiren Yahudiler ile O'na çocuk ve eş nispet eden Hıristiyanlar, gerçekte, Allah'ı bilmiş değillerdir. Dolayısıyla Resululiah (s.a.v), Muaz'a; onlara ilk önce kelime-i şahadeti teklif etmesini, daha sonra da namazın ve Zekâtın onlara farz olduğunu bildirmesini iste­miştir.

Oruç hicretin 2. yılında, hac ise hicretin 9. yılında farz kılınmasına rağmen hadiste geçme­mesi ile ilgili olarak İbnu's-Salah fö. 643/1245), bunun, ravilere ait bir hata olduğunu belir­tir, (ç)

[117] En kıymetli mallardan Zekât alınmamasının nsdeni; mal sahiplerine bir lütuf ve onların kalplerini İslam'a ısındırmaktır, (ç)

[118] Buhârî, Zekât 1, Meğâzî 60; Müslim, İmân 29 (19); Ebu Dâvud, Zekât 5 (1584); Tirmizî, Zekât 6 (625); Nesâî, Zekât 1, 46; İbn Mâce, Zekât 1 (1783); Ahmed b. Hanbel, 1/233

[119] Buhârî, Zekât 41, Tevhidi

[120] Yüce Allah, insanın gönlünden geçirip de uygulama sahasına koymadığı kötü düşünceler­den sorumlu tutmamıştır. İslam'ın ilk yıllarında Müslümanlar,bu çeşit düşüncelerden dolayı endişeleniyorlardı. Fakat yüce Allah, "Allah, kimseye gücünün üstünde bir şey yükle-mez" (Bakara: 2/286} ayetiyle Müslümanları bu endişelerden kurtarmıştır, (ç)

[121] Buhârî, Eymân 15, Itk 6; Müslim, İmân 201, 202 (127); Ebu Dâvud, Talak 14 (2209); Tirmizî, Talâk 8 (1183); Nesâî, Talâk 22; İbn Mâce, Talâk 14 (2040); Ahmed b. Hanbel, 2/398,425,474,481,491

[122] Buhârî, Itk 6

[123] Ebu Dâvud, Talâk 14 (2209)

[124] Resulullah (s.a.v), "İnsanlar, 'Allah'tan başka ilah yoktur1 deyin­ceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum. Kim 'Allahtan başka ilah yoktur' derse, malını ve canını benden korumuş olur. Ancak İslam'ın hakkı müstesna. Onun asıl hesabı, Allaha kalmıştır' buyurduğu halde, nasıl olur da sen insanlarla savaşırsın?1 diye sordu. Ebu Bekr:

Resulullah (s.a.v), hicretin 11. yılında Rebiülevvel ayının 12'sinde Pazartesi günü öğleye doğru vefat etmiş, Benu Sâide Sakifesi denilen yerde bir araya gelen Müslümanların İs­tişaresi sırasında Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekr'e hemen orada beyat etmiş, ondan sonrada ora­dakilerin hepsi Hz. Ebu Bekr'e beyat etmişlerdi. Böylece Hz. Ebu Bekr halîfe seçilmiş oldu. O sırada bazı Müslüman gruplar, dinden dönmeye başlamışlardı. Hattabî (ö. 388/998)'ye göre, bunlar 2 sınıftır:

1. Dinden Tamamen Dönenler: a. MüseyÜmetu'l-Kezzâb'm peygamberlik iddiasını tasdik eden Benu Hanife ile Esvedu'l-Ansî'ye uyanlar. Bunların hepsi, Hz. Muhammed (s.a.v)'İn peygamberliğini inkar ediyorlardı. Hz. Ebu Bekr, onlarla savaşıp Müseylimetu'I-Kezzâb'ı Yemame'de, Esvedu'l-Ansfyi de San'a'da öldürttü. Onlara uyanların çoğu, öldürüldü. Ka­lanlar ise kaçıp dağıldılar.

b. Dinin bütün hükümlerini inkar edip namaz-Zekât gibi İbadetleri terk edenler. Bunlar, cahiliyet dönemindeki eski hallerine dönmüşlerdi.

2. Namaz ile Zekatı Birbirinden Ayıranlar: Bunlar, namazın farz olduğunu kabul edi­yor, fakat Zekâtı vermiyorlardı. Bunların içinde Zekât vermek isteyip de reislerinden kork­tukları için veremeyenler de vardı. Bazıları da, Allah'ın, "onların mallarından, kendilerini temizleyeceğin bir Zekât al" {Tevbe: 9/103) hitabını, sadece Hz. Peygamber (s.a.v)'e öz­gü kılıp Zekât vermekten kaçınmışlardı.

Sahabe-İ kiram, namaz kılmayan kimselerle harp edileceği ile ilgili icması vardı. Hz. Ebu Bekr, Zekâtı namaza kıyas yaparak Zekât vermeyen kimselere savaş açmaya karar ver­mişti.

Burada, Hz. Ömer'in hadisin genel anlamını dikkate almasına karşın Hz. Ebu Bekr'in kıyas­la hüküm vermesi, amm (=genel) bir hükmün kıyasla tahsis edilebileceğine delildir, (ç)

[125] Buhârî, Zekât 1, İ'tisam 2, İstitabetu'I-Murteddîn 3; Müslim, İmân 32 (20), 33-35 (21); Ebu Dâvud, Zekât 1 (1556); Nesâî, Zekât 3; Tirmizî, İmân 1 (2610); İbn Mâce, Mukaddime 9 (71); Ahmed b. Hanbel, 2/277, 423, 475, 476, 502

[126] Buhârî, İ'tisam 2; Müslim, İmân 32 (20)

[127] İntiharın helal olduğuna inanarak bir şekilde canına kıyan kimse ebedi cehennemliktir. Çünkü bu kimse, canına kıymayı helal görmektedir. Bu sebeple de ebedi cehennemde kal­mayı hak etmektedir. Fakat nefsine uyarak intihar eden kimse İse ebedi cehennemlik değil­dir. Bunlar hakkında cehennemde ebedi kalmak, uzun müddet orada yanmadan kinaye dir. B.k.z: Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Sönmez Yayınlan, İstan­bul 1973, 1/424-426

Ayrıca Aliah Rasulu bu hadisinde, çeşitli metotlarla canına kıyan kimsenin yaptığı bu işin, son derece çirkin bir eylem olduğuna dikkat çekmekte ve inananları bu tür eylemlerden sa­kındırmak (=terhib) için şiddetli bir cehennem azabı tehdidinde bulunmuştur, (ç)

[128] Buhârî, Tıb 56; Müslim, İmân 175 (109); Ebu Dâvud, Tıb 11 (3872); Nesâî, Cenâiz 68; Tirmizî, Tib 7 (2044); İbn Mâce, Tıb 11 (3460); Ahmed b. Hanbel, 2/254, 478

[129] Nesâî, Cenâiz 68

[130] Ebu Dâvud, Tıb 11 (3872)

[131] Ağacın altında yapılan bu bey'ata, "Rıdvan Bey'atı" denilir. Bu bey'at, Mekke'ye 8 mil uzaklıkta bulunan Hudeybiye'de büyük bir ağacın altında olmuştur. Bu olayın özeti şu şe­kildedir:

Hz. Peygamber (s.a.v), hicretin 6. yılında Zilkade ayında yanında 1400 kadar sahabi oldu­ğu halde umre yapmak amacıyla Mekke'ye doğru yola çıkmıştı. Fakat Kureşliler, Müslü­manların Mekke'ye girmelerine engel olmaları üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Hz. Osman'ı, Kureyşlilerle görüşmesi için Mekke'ye göndermişti. Onun öldürüldüğü söylentileri üzerine Hz. Peygamber (s.a.v), Kureyşlilerle savaşmaya karar verdi. Bunun için sahabilerinden, ölünceye kadar savaşacaklarına ve savaş meydanından kaçmayacaklarına dair bu ağacın altında bey'at aldı. Fakat Müslümanlar ile Mekkeüler arasında bir anlaşma imzalandı. Bu anlaşma, İslam Tarihİ'nde "Hudeybiye Anlaşması" olarak bilinir, (ç.)

[132] Bu yeminde maksat; "Şöyle edersem kâfir olayım, Yahudi olayım..." gibi yeminlerdir. Bu­rada tehdit ve azab bakımından mübalağaya işaret vardır. O kişinin, bu sözüyle Yahudi olacağı veya İslam'dan uzak olacağı anlamına gelmez. Hz. Peygamber (s.a.v)'İn, "Namazı terk eden kflfir olmuştur" sözü de bu şekildedir.

İbn Hacer (ö. 852/1447) ve Münzirî (ö. 656/1258)'de, bu tür sözlerle yemin eden kimsenin, Yahudi ve kâfir olmayacağı doğrultusundadır.

Bu tür sözler, şeriat örfünde yemin sayılır mı, sayılmaz mı? Bu sözlerin yerine getirilmemesi halinde kefaret gerekir mi, gerekmez mi meselesi ihtilaflıdır.

tbnü'l-Cevzî (ö. 597/1200)'ye göre; küfür olan dinlerden birine yemin eden kişi, kâfire ben­zer. İmam Şafiî (ö. 204/819} ile İmam Mâlik (ö. 179/795)'e göre; bu tür sözler yemin ol­mayıp bu tür bir sözde durmamak kefareti gerektirmez.

İmam Ebu Hanîfe (ö. 150/767), İmam Ahmed (6.241/795), Nehaî, (ö. 95/713), Evzâî (ö. 157/774), Sevrî (ö. 161/777) ise bu tür sözlerin yemin mahiyetinde olup bozulması halinde kefaretin gerekli olduğu görüşündedirler. Örneğin, Allah zıhar yapana kefareti emretmiştir. Çünkü zıhar, günah ve yalan bir sözdür. Anılan sözlerle yemin etmek de günahtır. Bundan dolayı kefaret gerekir.

Bununla ilgili olarak 213 nolu hadise bakabilirsiniz, (ç)

[133] İnsanın nefsi, mutlak olarak, kendisinin değil, Allah'ındır. Kişi, kendi nefsi hususunda is­tediği gibi tasarrufta bulunmaz. Ancak Allah'ın İzin verdiği şekilde tasarrufta bulunabilir. Burada insanın, kendisini öldürmesinin günahının başkasını öldürmenin günahı gibi oldu­ğu anlatılmaktadır.

[134] Bu, "Allah hastama şifa verirse, filanca kimse hür olsun" sözü gibi. Yine sahibi olmadığı halde bir köleyi azad etmek veya başkasının koyununu kurban etmek üzere adakta bulu­nan kişi, adağını yerine getirmesine gerek yoktur.

Burada kişi, kendisine ait bir şey üzerinde değil de, başkasına ait bir şey üzerinde tasarruf sahibi olmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla da kişi, başkasıyla ilgili adakta bulunması halinde bu adağını yerine getirmesine gerek yoktur, (ç)

[135] Buhârî, Cenâiz 84, Eymân 7; Müslim, İmân 176-177 (110); Ebu Dâvud, Eymân 7 (3257); Tirmizî, İman 16 (238); Nesâî, Eymân 7; İbn Mâce, Keffârât 3 (2098); Ahmed b. Hanbel, 4/33, 34

[136] Buradaki benzetme, günah hususundadır. Bazıları da, bunun, haram olması hususunda ol­duğunu söylemişlerdir. Çünkü mümini öldürmek, onu nasıl tasarruftan alıkoyarsa, lanet et­mekte onu rahmetten alı koyar, (ç)

[137] Buhârî, Edeb 44, 73; Müslim, İmân 177 (110)

[138] Bu ifade, insanın, kendinde olmayan bir şeyi varmış gibi gösterme hususunda her İddiayı kapsamaktadır. Malı yok kendini zengin göstermek, soyunu büyük tanıtmak, alim değilken alim görünmek gibi. (ç)

[139] Müslim, İmân 176 (110}

[140] Tirmizî, İmân 16 (238)

[141] Buhârî, Edeb 44; Müslim, İmân 176 (110); Nesâî, Eymân 31; Tirmizî, İmân 16 (238); Ebu Dâvud, Eymân 7 (3257)

[142] Burada zina yapmak, içki içmek, hırsızlık yapmak, ganimet malından aşırmak gibi günah olan fiilleri yapan kimse, bu yaptıkları eylemleri helal saymadığı müddetçe, onun için tevbe kapısı açıktır. Tevbe ederlerse, cezalan düşer. Tevbe etmeden ölecek olurlarsa, işleri Allah'a kalır. Dilerse affeder, dilemezse affetmez.

Müminler, bu tür günahları işlemeleri sebebiyle dinden çıkmazlar. Mümindirler, fakat gü­nahkardırlar. Bu günahları işlemek suretiyle İmânları zayıflar, (ç)

[143] Buhârî, Mezalim 30, Eşribe 1; Müslim, İmân 100 (57); Ebu Dâvud, Sünnet 15 Wı, Imân XI (2627); Nesâî, Sârik 1; ibn Mâce, Rten 3 (3936);' Ahmed b

[144] Müslim, İmân 100 (57)

[145] Müslim, İmân 101-102 (57)

[146] Müslim, İmân 103

[147] Tirmizî, İmân 11 (2627)

[148] Nesâî, Sârik 1

[149] İslam'ın şartlarını belirten hadis, "beş şart" olarak bilinmektedir. Yalnız bunların dışında da­ha başka şartlan Kur'anda bulmak mümkündür: İyiliği emredip kötülükten kaçındırma, cihad, adalet, anne-babaya iyi davranma, infak, Peygambere itaat etme gibi.

Bu beş şart, İslam'ın ibadete yönelik farzlarıdır. Bunun dışında İslam'ın inanç esasları, Mu­amelat (=insanlar arası ilişkiler), Ceza ile ilgili esaslar, Ahlak ile ilgili esaslar, Siyaset ile ilgili esaslar vb. esaslar vardır. İslam bu şekilde bir bütün olur. Yoksa ibadet ile ilgili beş şart, İs­lam'ın kendisi değildir, (ç)

[150] Dımâm ibn Sa'lebe, Hz. Peygamber {s.a.u)in yanına Mekke'nin fethinden sonra hicretin dokuzuncu yılında gelmiştir. Bu yıl, "Heyetler Yılı" olarak bilinir.

Dımâm ibn Sa'lebe'nİn, Hz. Peygamber (s.a.v)'İn yanına gelmeden önce, Müslüman olup olmadığı konusu ihtilaflıdır. Buhârî {Ö. 256/870}'ye göre, Müslüman olup Hz. Peygamber (s.a.v)'e sordukları sorular gerçekte sorular olmayıp tekrar etme mahiyetindedir. Abdullah ibn Abbâs'dan gelen rivayete göre ise; Dımâm'ın, sorularını bitirdikten sonra kelime-i şaha­det getirdiği, sonra kavminin yanına dönerek onlara İslamiyeti anlattığı ve hepsinin Müslü­man oldukları kaydedilmektedir, (ç)

[151] Buhârî, İlm 6; Müslim, İmân 10 (12); Ebu Dâvud, Salât 23 (486); Tirmizî, Zekât 2 (619); Nesâî, Sıyâm 1; İbn Mâce, İkâme 194 (1399); Ahmedb. Hanbel, 3/109

[152] Sahabiler, Hz. Peygamber (s.a.v)'e çok soru soruyorlardı. Hatta bir defasında Hz. Peygam­ber (s.a.v), bazılarının kendisini zor durumda bırakmak İçin soru sorduklarını hissederek gazaba gelip yüzü kıpkırmızı olmuştu. Onlara, kızgın ve Öfkeli bir şekilde ne sorurlarsa ce­vap vereceğini söyledi. Bunun üzerine sahabiler sormaktan çekinir olmuşlardı. Bunun üze­rine "çok şeyler sormayın" (Maide: 5/101) ayeti inmiştir. Artık bu ayetten sonra bir müd­det kimse Hz. Peygamber (s.a.v)'e soru sorumaz olmuştu. Enes'in sözü buna işaret ermek­tedir.

Soru sormak yasak edildikten sonra sahabiler, çöl halkından birinin sormasını arzu etmele­ri, onlara henüz bu yasağın ulaşmadığından ötürü onların mazur sayılacakları içindir. Aklı başında biri olmasını istemeleri, böyle bir kimsenin, kendileri için lüzumlu olan şeyleri sorması içindir. Böylece herkes bundan yararlanabileceklerdi, (ç)

[153] Müslim, İmân 10 (12}

[154] Tirmizî, Zekât 2 (619)

[155] Nesâî, Sıyâm 1

[156] EbuDâvud,Salât23(486}

[157] Abdulkays kabilesi, Rebia kabilesinin bir koludur. Bahreyn tarafında yaşamaktaydılar. Mudar kabilesi, aslında Rebia kabilesinin kardeşi olmakla birlikte henüz o sırada müşrik idiler. Bundan dolayı Rebialilar, Medine'ye gidemiyorlardı. Ancak haram ayların gelmesini bekli­yorlardı. Çünkü müşrikler, haram aylara hürmetten dolayı savaşmazlardı. Haram aylar; Zilkade, Zilhicce, Muharrem, Receb. Bu konuda alimlerin irtifakı vardır. Bu aylarda savaşmak, Hz. İbrahim (a.s) zamanında haram kılınmıştı. Bu yasak, İslam'ın ilk yıl­larına kadar devam etmişti. Nihayet Receb ayında savaş helal kılınmış, diğerlerinde yine -haram olarak kalmıştır. Hatta bazılarına göre, Receb ayında bile savaşmak haramdır. Bu­nun sırrı, güvenliği sağlamaktır, (ç)

[158] Resulullah (s.a.v)'in, "dört hususu emretmesine rağmen, çoğu rivayetlerde beş şey zikredil­mektedir. Bu probleme bir çok cevap vermişlerdir. Bu probleme cevap verme mahiyetinde en makbul olanı, İbn Battal (ö. 449/1057)'m, "Sahîh-i Buhârî" şerhinde verdiği şu cevap­tır.

Buna göre Resulullah (s.a.v)'in, onlara dört hususu emretmesine rağmen beşinciyi de an­masının nedeni, onların kafir olan Mudarr kabilesine karşı girişecekleri saldırılar sebebiyle onlara taltifte bulunmak istemiştir, (ç)

[159] Bu yasak, bir müddet devam ettikten sonra Büreyde hadisiyle nesh edilmiştir. Ebu Hanîfe, Şafiî ve alimlerin çoğunun görüşü de bu şekildedir. Büreyde hadisi İçin b.k.z: Ebu Dâvud, Eşribe 7 (3698) Bu konuda daha geniş bilgi için 253 nolu hadisin açıklamasına bakabi­lirsiniz, (ç)

[160] Buhârî, İmân 40, İlm 25; Müslim, İmân 23, 24, 25 (17); Ebu Dâvud, Eşribe 7 (3692); Tir­mizî, İmân 5 (2611); Nesâî, İmân 25; İbn Mâce, Zühd 18 (4187); Ahmed b. Hanbel, 1/228

[161] Müslim, İmân 23 (17)

[162] İbn Mâce, Zühd 18 (4186)

[163] Müslim, İmân 23 (17); Ebu Dâvud, Eşribe 7 (3692)

[164] İbnu's-Salâh (ö. 643/1245)'a göre, hadiste haccm zikredilmemesi, o zaman henüz haccın farz kıhnmamasmdan dolayıdır. Fakat aynı rivayette orucun zikrediimemesi, ravinin ihma-lindendir. Yani Hz. Peygamber (s.a.v)'den meydana gelen bir ihtilaftan değil, rauiierin bel-leyiş ve zabt hususundaki farklardan doğan ihtilaftandır, (ç )

[165] Tirmizî, îmân 5 (2741)

[166] Nesâî, İmân 25; Ebu Dâvud, Eşribe 7 (3692)

[167] Ebu Dâvud, Eşribe 7 (3692)

[168] Humus (=beşte bir) vergisinden maksat, düşmandan cihad yoluyla elde edilen malların, "Biliniz ki, ganimet olarak aldığınız şeylerin beşte biri: Allah'a, peygamber'e, yakın akrabalara, öksüzlere, muhtaçlara ve yolculara aittir" (Enfâl: 8/41) emrine uyarak ayette belirtilen yerlere vermektir, (ç)

[169] Ebu Dâvud, Sünnet 14 (4677)
Şatibi
Mesaj Panosu Yöneticisi
Mesaj Panosu Yöneticisi
 
Mesajlar: 2551
Kayıt: Pzt Şub 15, 2010 6:41 pm

Dön 7 Hadis İmamının İttifak Hadisleri 1

 


  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj

Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir